Doç. Dr. Güler Demir
Sözcüklerin anlamını, hepimiz zaman zaman merak ederiz. İçinde yaşadığım kültüre ilişkin aile ilişkilerinin zihnimde oluşturdukları aile sözcüğünün kökenini merak etmeme neden oldu. Zihnimde oluşturduklarından kastım pek de iyi şeyler olmadığından kendime sorduğum sorular ise “acaba karamsar mıyım?” ya da “aklıma gelenler neden özellikle olumsuzluklar?” biçiminde. Tam da bu soruların yanıtını bulamazken Jose Saramago’nın ifadeleri zihnimde düğümlenen o kördüğümü açtı: “Dünyayı daha iyiye dönüştürmenin bir yolu varsa, bu ancak karamsarlıkla yapılabilir; iyimserler dünyayı asla daha iyi olacak biçimde değiştiremezler”. Ne kadar doğru!
Bakınız “aile” sözcüğünün kökenine ilişkin ulaştığım bilgilere: Dilimize Arapça’dan geçen “aile” sözcüğü Arapçada “bir kişinin bakmakla yükümlü olduğu hane halkı, bağımlılar” anlamına geliyormuş. Bu sözcük Latince “famulus” yani “hizmetçi” sözcüğünden türetilmiş. İngilizcede, bildiğimiz gibi aile sözcüğünün karşılığı “family”. “Family”nin etimolojik kökenine baktığımda “hanenin hizmetlileri” anlamına geldiğini gördüm.
Sanayi sonrası post modern dünyada, özellikle Batı’da, aile kavramının çok fazla değiştiğini biliyoruz. Ancak çekirdek ailenin yoğun olarak varlığını sürdürdüğü bizim gibi kültürlerde aileye bakmakla yükümlü kişiler ve onlara bağımlı kişilerin varlığı aileyi tanımlıyor. Bu da birbirine bağımlı hizmetliler kitlesini ortaya çıkarıyor. Birey ve dolayısıyla bireyleşme olgusunun ilke olduğu Batı’da belki bu bağımlılık kavramı farklı perspektiflere konu olabilir. Ancak bizim gibi toplum ve kültürlerde –istisnaları olmakla beraber- aileyi oluşturan dinamikler cinsiyet kalıpları içerisinde biçimleniyor. Ailenin çocuklarla ilişkisi ise –yine istisnaları saymazsak- onsekizini çoktan aşmış ve artık yetişkin olmanın sorumluluğunu taşıması gerekenlerin dahi aileye bağımlılığı ile biçimlenmesini sürdürüyor. Nasıl mı? Evlilik kararı alındığında kınası, nişanı, düğünü, ritüelleri vb.lerinin faturasının aileye çıkarılması gibi. Bunun daha ileri boyutları da var: çocuk doğduğunda anne ya da kayınvalidenin çocuğa bakmasının asal görevleri sayılması mesela. İki yetişkinin ortak iradesi ile oluşturulması gereken evililiğin ortaya çıkardığı sorumluluklar doğal olarak yine bu kararı alan iki kişiye ait olmalıdır. Ama öyle olmuyor. Evliliklerin dahi toplumsal koşullanmalarla ortaya çıktığı toplumlarda bu tür ilişki ağlarının gelişmesi aslında şaşırtıcı da değil!
Bağımlılıkları yalnız ekonomik boyutu ile sınırlamak da yanlış olmalı çünkü evli çiftlerden birinin- kadın ya da erkek- dominant olduğu gerçeğinin ardındaki tek parametre bu değil. Yıllarca çalışan kocanın satın aldığı kışlık ve/veya yazlık evlerin, tüm mülkiyetlerin tapusunu kendisinin üzerine yaptıran ve bunu doğal hakkı sayan kadına karşı kocanın bağımlılığı ya da alkolik ve çalışmayan erkek tarafından emeği sömürülen kadının kocaya bağımlılığı gibi. Sevgi ve paylaşımın temel olduğu birlikteliklerde tapunun ya da paranın kime ait olduğu konu bile olmaz. Oluyorsa eğer bencillik ve güvensizlik hâkim demektir.
Tüm bu sorunların nedenine ilişkin yapılacak çıkarım ise şu olmalı sanırım: Birey olamamak! Birey olmak, hem otoritenin baskısından bağımsız olarak kendini gerçekleştirmeyi hem de eylemlerinin sorumluluğunu yüklenmeyi gerektirir. Ortak yaşamın getirdiği yükümlülükler de bireyin kendiliğinden içselleştirdiği yükümlülüklerdir. Sorumluluk sahibi olmak vicdanlı olmanın doğal sonucudur. Diğerini rahatça sömüren, yaşamına ve kararlarına karışan, her konuda söz ve eylem hakkının öncelikle kendisinde olduğunu düşünen baskın kişilikler ve buna boyun eğen bağımlı kişilikler; hiç biri birey değildir. Kültürel dokuyu çürüten bu yapının iyileşmesi ise topyekün bir farkındalığı, bilinci ve eğitimi gerektirir.